13 Eylül pazar akşamı Atatürk Stadı'nda oynanan Bursaspor-Fenerbahçe karşılaşmasından bir sahne. Ne dersiniz, maçı hakem Deniz Çoban mı yönetiyor, yoksa Fenerbahçeli futbolcular mı?Özcan YAZICI
Bursaspor, Pazar günü Atatürk Stadı’nda karşılaştığı Fenerbahçe’ye 1-0’lık sonuçla kaybetti. Skor tabelası öyle söylüyor. Resmi kayıtlara da öyle geçti...
Üç puanı Fener aldı mı, verdiler mi, orası ayrı...
Kaldı ki, bu tartışma Türkiye’nin en kadim tartışması...
Eee, bir tarafta Türkiye’nin kısır futbol yapısının yapı taşlarından bir “güzide” İstanbul takımı, bir tarafta da bu kısırlığa başkaldırmaya en yakın bir Anadolu takımı...
Bir kez daha tanıklık ettik...
Kurulu düzen, sistem, çarklar yıllardır olduğu gibi sarsılmadan işliyor...
Bakmayın siz, arızi durumlara...
Yok, Sivasspor gerçeğiymiş, yok Anadolu’dan da bir şampiyon çıkabilirmiş!..
Sanki Türkiye’de buna olanak veren bir futbol altyapısı, anlayışı, zihniyeti ve hepsinden de önemlisi adaletli bir sistem varMIŞ gibi...
Bu içi boş, temelsiz yorumlar, kurulu düzenin üzerini örtmeye yarayan muhabbetlerden ibaret...
Medyası, futbol yöneticisi, taraftarı 2,5 takım üzerine yıkılmış, al takke ver külah ekranlarda, stadyumlarda vakit geçiriliyor, bu naçizane ömürlerin vadeleri dolduruluyor...
Pazar akşamı, Atatürk Stadı’ndan çıkan taraftarların kaçı Bursaspor’un oynadığı oyunu eleştirebilir?
Ya da, kaç kişi sahada oynanan oyunu, yalnızca bir futbol karşılaşması olduğunu, hataları, sevaplarıyla bunu yalnızca bu oyunun kuralları etrafında hissedip, düşünüp ve bu sınırlar içerisinde kalarak gündelik yaşamını bu yalınlıkta sürdürebilir?
“Avrupa Avrupa duy sesimizi bu gelen İstanbul takımlarının ayak sesleri” diye bu coğrafyada statlarını inletenler, haklı...
Her ne kadar, AB’yle üyelik görüşmeleri sürse de burasının Avrupa olmadığını biliyorlar ve ona uygun biçimde haykırıyorlar...
Öyle ya, Milan’ın, Liverpool’un, ya da falanın filanın karşısına çıkıp, kuzu kesilen, hakeme kaş göz oynatamayanlar, üç gün sonra bu ebedi topraklarda, aynı satatlarda, aynı düdüğü taşıyan Türk hakemlerine kurt kesilebiliyorlar...
Ve medyası, yöneticisi, taraftarı nezdinde muteber de olabiliyorlar...
Arda meğer haklıymış; her şeyi “Türk pasaportuna göre” düşünmek gerekiyormuş!..
O’nun görmediğini gören, O’nun görmediklerini ise gören başka bir zihniyet, başka bir kültür var Avrupa’da...
Türk pasaportuyla Avrupa’da futbol oynayamayan Emre, futbol oynamasa da Türk sahalarında istediği gibi cirit atabiliyor!...
Maçın “hakemi” olan ama “hakimi” olamayan Deniz Çoban’ın etrafını saran, yakasına yapışan, iten kakan, horlayan, itibarını yerle bir eden sahneler; gören, anlayan ve algılayan gözler için aslında Türkiye’deki sistemin tam bir itirafnamesi, ekranlar aracılığıyla tüm cihana bir kez daha terennüm etmesinden başka bir şey değildi...
En çok hakemi ezenin, en çok futbol yönetimindeki kurulları etkileyen, yönlendirenlerin şampiyon ilan edildiği bir ortamda, “Emregillerin” Çoban’ın etrafını sarması, sahaya dizilen takımların hangi oyun sistemiyle, hangi dizilişle ve oyuncuların hangi performansla oynadığını da anlamsızlaşıyor...
Oyunun kuralı, beynelminel kurallara göre değil, ama Türkiye’nin “özel koşullarına” göre belirlenen bir “kurallar” dizesiyle belirlenince oyunu futbol olarak görmek ve algılamak da imkansızlaşıyor...
Bu haliyle, ne kadar da Türkiye’nin siyasetine, hukukuna, ekonomisine benziyor değil mi?
Deniz Çoban, ne güzel özetliyor, Türkiye’nin tüm gerçeklerini...
En çok vergi kaçıran ve bundan kurtulanların itibarlı işadamı olduğu; hukuka en çok uyması gerekenlerin en çok hukuku iğfal ederek muteber olduğu; halkın iradesini hiçe sayarak muktedir olmaya devam eden siyasetçilerin olduğu ve tüm bunların korunup kollandığı bir yapıda, Deniz Çoban’ın kendisini itip kakanlara, horlayanlara oyun kurallarını uygulaması beklenemezdi tabii...
Çoban, ağzındaki düdüğü çaldığında, olay mahalline kuralları uygulamak üzere seğirtse de cebine giden el, el çabukluğuyla etrafını saran Fenerli oyuncularla geri çekilebiliyor...
Yazılı kural bir anda uçuyor, bilinçaltından fışkıran yazılı olmayanlar bir anda ruhunu ve zihnini kaplayıveriyor...
Geçmiş geliyor aklına, sonra benzer durumlarda geçmişte arkadaşlarına yapılanlar geliyor...
Ve tabii ki kurulu düzenin çarkları işliyor!...
Kuralların herkese eşitçe uygulandığı sisteme demokrasi deniliyor. Biz de ise bir yazılı kurallar var, bir de yazılı olmayan kurallar...
Güçsüzlerden yana yazılı kurallar, güçlülerden yana ise yazılı olmayanlar uygulanır...
Deniz Çoban’ın sahada itibarsızlaşması, onun etrafını saranların “itibarıdır”.
Türkiye’de itibar, değerini haklılıktan, meşruiyetten, eşitlikten almaz.
Güçten, tehditten, zordan, adaletsizlikten alır.
Yazık!
Bir futbol yazısında konuştuklarımıza bakın...
Ne zaman, bir futbol karşılaşmasını futbol olduğu için ve olduğu gibi izleyip, konuşabileceğiz...
Galiba, ülkeye tam anlamıyla demokrasi gelmeden, futbola da demokrasi gelmeyecek...
Keza, siyasette, hukukta, ekonomide adaletsizlik yaratanların kolları, futbola kadar uzanıyor...
Eşgüdüm halinde çalışıyorlar...
Futbolu anlamak için ülkeye, ülkeyi anlamak için futbola bakmak yeterli oluyor...
Malum, futbol sadece futbol değil!...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder